İçişleri Bakan Çiftçi’den gündeme ilişkin faklı konularda önemli açıklamalar geldi. Sokak köpekleri sorunu, çakarlı araba istismarı, suça sürüklenen çocuklar, sokak çeteleri ve uyuşturucu, Terörsüz Türkiye süreci, yabancılara Türk vatandaşlığı, Filistinli ve Suriyeli sığınmacılar gibi konularda Al Jazeera editörlerinin ve Kemal Öztürk’ün hazırladığı soruları yanıtladı.
(Bakan Mustafa Çiftçi-Kemal Öztürk)
Bakan Çiftçi, yapılan röportajda şu açıklamaları yaptı;
SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUKLAR
Türkiye’de “suça sürüklenen çocuklar” ve “yeni nesil sokak çeteleri” son dönemde kamuoyunun önemli gündemlerinden biri hâline geldi. İçişleri Bakanlığı çocukları suç örgütlerinden, dijital çeteleşmeden ve şiddet kültüründen korumak için nasıl bir model uyguluyor?
Dünya değişiyor, tehdit değişiyor, suçun biçimi değişiyor. Devletlerin güvenlik anlayışları da bu değişime uygun şekilde kendini yenilemek zorunda. Türkiye bugün, özellikle çocuklarımızı merkeze alan yeni nesil bir iç güvenlik paradigmasına geçmektedir.
Artık yalnızca suç işlendikten sonra müdahale eden bir anlayışla hareket etmiyoruz. Asıl mesele, riski önceden görmek, toplumsal kırılmaları erkenden fark etmek ve çocuklarımızı suça sürüklenmeden koruyabilmektir. Çünkü hiçbir çocuk bir sabah ansızın suçun içine düşmez. Her suç hikâyesinin arkasında çoğu zaman aileden okula, dijital dünyadan akran çevresine uzanan uzun bir kırılma zinciri vardır.
Hukukumuzda “suça sürüklenen çocuk” diye çok önemli bir kavram var. Bu kavram, çocuğa yalnızca suçun faili olarak bakmaz. Onu aynı zamanda korunması gereken bir çocuk, toplumun ihmal ettiği bir emanet olarak görür. Bu, bir kelime tercihi olmaktan öte bir devlet anlayışıdır.
Çocuk suçluluğunu sadece asayiş meselesi olarak ele aldığınızda elinizde ceza kalır. Bunu bir koruma meselesi olarak ele aldığınızda aileyi, okulu, rehberliği, sosyal hizmetleri, sağlığı, güvenliği ve toplumu aynı masaya oturtursunuz. Bizim tercihimiz bu ikinci yoldur.
Bugün çocuklarımızı risk altına sokan temel kırılma alanlarını çok iyi görüyoruz. Dağılan aile yapısı, okul terkleri, akran zorbalığı, denetimsiz dijital platformlar, sosyal medyada şiddetin statü göstergesi hâline getirilmesi, kolay para ve kolay şöhret yalanı gençlerimizi tehdit eden başlıca alanlardır. Bir çocuğun en tehlikeli buluşma noktası artık yalnızca karanlık bir sokakla sınırlı kalmıyor; denetimsiz bir dijital platform da aynı derecede risk taşıyabiliyor.
Bu nedenle çocuklarımızı sadece sokaktaki tehditlerden korumakla yetinmiyoruz. Onları dijital radikalleşmeden, çeteleşmeden, şiddet kültüründen, yalnızlıktan, umutsuzluktan ve suç örgütlerinin sahte cazibesinden korumak istiyoruz. Bu ülkenin çocukları suç örgütlerinin, uyuşturucunun ve dijital çetelerin ağına düşmeyecek. Onlar emeğin, vicdanın, bilimin, inancın ve umudun çocukları olacak.
Bu anlayışla okul güvenliğini de yeniden ele alıyoruz. Okulu bir garnizon gibi görmüyoruz. Amacımız, çocuklarımızın güven içinde büyüdüğü sağlıklı bir okul iklimini güçlendirmektir. Güvenli okul sadece kamera, devriye veya kapıdaki tedbirle sağlanmaz. Güçlü rehberlik, psikolojik destek, aile koordinasyonu, dijital farkındalık ve davranışsal erken uyarı sistemi de bu işin ayrılmaz parçalarıdır.
“7 BASAMAKLI OKUL GÜVENLİĞİ KALKANI”
Bu çerçevede “7 Basamaklı Okul Güvenliği Kalkanı” anlayışını hayata geçiriyoruz. Risk ve tehdit analizi, fiziki güvenlik, davranışsal erken uyarı, psikososyal destek, rehberlik-güvenlik koordinasyonu, kurumlar arası iş birliği ve kriz farkındalığı eğitimi bu modelin ana başlıklarını oluşturuyor. Yani çocuklarımızın etrafına sadece fiziki bir güvenlik çemberi kurmuyoruz; psikolojik, dijital ve toplumsal bir güvenlik kalkanı da oluşturuyoruz.
Millî Eğitim Bakanlığımızla, ailelerle, okul yönetimleriyle, rehberlik birimleriyle, kolluk kuvvetlerimizle ve ilgili bütün kurumlarımızla koordinasyon içinde çalışıyoruz. Tehdit dili kullanan, zorbalık eğilimi gösteren, dışlanma ve kırılma sinyali veren çocuklarımızın erken fark edilmesini önemsiyoruz. Devlet çocuktan önce görmeli, aile çocuktan önce hissetmeli, okul çocuktan önce tedbir almalıdır.
Burada ailelerimize de büyük görev düşüyor. Dışarıya yalnız göndermedikleri çocuklarını, dijital dünyada da yalnız bırakmamalılar. Bugün bir çocuğu sanal âlemde başıboş bırakmak, bazen onu sokakta yalnız bırakmaktan daha büyük riskler doğurabiliyor. Güvenli okul kadar güvenli aile iklimi de hayati önemdedir.
Biz bu nesli kaybetmeyeceğiz. Türkiye’de hiçbir çocuk korkuyla büyümeyecek. Hiçbir genç kolay suçun, kolay paranın ve şiddetin cazibesine teslim edilmeyecek. Suçla mücadele kadar, suça giden yolu kesmek de güvenlik politikamızın temel parçasıdır.
İçişleri Bakanlığı olarak “yeni güvenlik paradigmamızda” suçla mücadele eden bir yapı tesis etmenin çok ötesinde; şiddeti üreten sosyal zemini dönüştüren, riski önceden yöneten, çocuklarını koruyan yeni nesil bir güvenlik modelini hayata geçiren bir yöntemi benimsiyoruz. Biz bu ülkenin çocuklarını korkuya teslim etmeyeceğiz. Onları güvenin, umudun ve güçlü yarınların ikliminde büyüteceğiz.
SOKAK KÖPEKLERİ SORUNU KESİNLİKLE ÇÖZÜLECEK
Sokak köpekleri konusu bir türlü tam çözüme ulaşmadı. Köpek saldırıları sonucu çocuklar ölüyor ve bu da toplumda büyük tepki çekiyor. Siz Erzurum’da bu konuyu çözmüştünüz. Türkiye geneli için nasıl bir planınız var?
Bu mesele, toplumumuzun uzun süredir hassasiyetle takip ettiği, insan sağlığını, çevre sağlığını, hayvan sağlığı ve refahını birlikte ilgilendiren çok yönlü bir konudur.
Son dönemde yaşanan saldırılar, özellikle çocuklarımızın hayatını kaybettiği acı hadiseler, hepimizin yüreğini derinden yaralamıştır. Bir evladımızın okul yolunda, parkta, sokakta böyle bir riskle karşılaşması, devlet olarak asla göz ardı edebileceğimiz bir durum değildir.
Sahipsiz sokak hayvanlarından kaynaklanan saldırılar, trafik kazaları, yaralanmalar, can ve mal kayıpları yanında ciddi halk sağlığı riskleri de bulunmaktadır. Başta kuduz olmak üzere insanlara bulaşabilen çok sayıda zoonoz hastalıkla mücadele için büyük bir emek ve kaynak kullanılmaktadır. Bu nedenle insanımızı koruyan, hayvan sağlığı ve refahını da gözeten kalıcı bir sistem kurmak zorundayız.
Bu amaçla 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda 2 Ağustos 2024 tarihinde önemli bir değişikliğe gidildi. “Yakala, kısırlaştır, yerine bırak” uygulamasının yerine, sahipsiz sokak köpeklerinin toplanması, aşılanması, kısırlaştırılması, tedavi edilmesi ve doğal yaşam alanlarında bakım ve beslenmelerinin sağlanması esas alındı.
İçişleri Bakanlığı olarak Valilerimizin koordinasyonunda bu süreci yakından takip ediyoruz. İl Özel İdarelerinin bulunduğu 51 ilimizde çalışmalarda sona gelinmiş, sahipsiz sokak köpeklerinin tamamı toplanmış, ihbarlar üzerinden takip süreci devam etmektedir.
30 büyükşehirimizde ise valilik koordinasyonunda, büyükşehir ve ilçe belediyelerimizin çalışmalarıyla bakımevi ve doğal yaşam alanı dışında kalan sokak köpeklerinin %73’ü toplanmıştır. Türkiye genelinde toplama işleminde %82 seviyesine ulaşılmış, 61 ilimizde çalışmalar tamamlanmış, kalan illerimizde süreç aralıksız sürmektedir.
Bu sürecin bakım ve beslenme boyutunda da önemli bir model kurduk. Muhterem Hanımefendi Emine Erdoğan’ın himayelerinde başlayan ve dünyaya örnek olan “Sıfır Atık” anlayışı doğrultusunda, tüm illerimizde gıda atıklarından besin üretim üniteleri kuruldu. Bugün günlük 60 ton gıda atığından yaklaşık 30 ton köpek besini üretilmektedir.
Bu konuda hedefimiz nettir; Çocuklarımız sokakta korkmadan yürüsün. Ailelerimiz evlatlarını okula endişe duymadan göndersin. Şehirlerimizde güvenlik, sağlık, merhamet ve düzen aynı anda tesis edilsin.
Bu konuda vatandaşlarımızı müsterih olsun, valiliklerimiz, belediyelerimiz ve ilgili tüm kurumlarımızla bu süreci kararlılıkla sürdüreceğiz. Hem insanımızın can güvenliğini sağlayacak hem de hayvan sağlığı ve refahını uluslararası normlara uygun bir sistem içinde koruyacak kalıcı çözümü hayata geçireceğiz.
ÇAKARLI ARABA İSTİSMARI AZALDI
Çakarlı araçların ve koruma ekiplerinin amaç dışı kullanımı yıllardır tartışılan bir konu. Bu tartışmaları bitirecek bir planlamanız var mı?
Çakarlı araçlar meselesi, vatandaşlarımızın adalet duygusuna doğrudan temas eden bir konudur. Işıklı ve sesli uyarı cihazları, kamu görevinin gerektirdiği zorunlu hâller için vardır. Bu imkânın trafikte ayrıcalık, kişisel konfor ya da statü göstergesi gibi kullanılması kamu vicdanını rahatsız ediyor.
Devletin sağladığı her imkân bir emanettir. Kamu adına kullanılan hiçbir yetki, milletimizin hukuk ve hakkaniyet beklentisinin önüne geçemez. Bu nedenle çakarlı araçlar ve koruma hizmetleri konusunda daha disiplinli, daha ölçülü ve daha denetlenebilir bir uygulama düzeni üzerinde çalışıyoruz.
Bu alanda hem mevzuat hem denetim boyutunda önemli adımlar atıldı. Karayolları Trafik Kanunu’nda 30 Kasım 2024 tarihinde yapılan değişiklikle, mevzuatta izin verilmeyen araçlara ışıklı veya sesli uyarı cihazı takılması ve kullanılması hâlinde yaptırımlar ağırlaştırıldı ve kademelendirildi.
Bugün bu ihlali yapanlara 173 bin 392 lira idari para cezası uygulanıyor. Sürücü belgesi 30 gün süreyle geri alınıyor, araç 30 gün süreyle trafikten men ediliyor. Aynı ihlalin bir yıl içinde iki veya daha fazla kez tekrarlanması hâlinde ceza 346 bin 785 liraya çıkıyor. Bu durumda sürücü belgesi 60 gün süreyle geri alınıyor, araç da 60 gün süreyle trafikten men ediliyor. Ayrıca usulsüz takılan cihazlar sökülerek mülkiyeti kamuya geçiriliyor.
Denetimlerde de çok yönlü bir sistem yürütüyoruz. Sabit trafik denetimleri yapılıyor. Ekiplerimiz seyir hâlinde de bu araçları kontrol ediyor. Sabit güvenlik kameralarından yararlanılıyor. Sosyal medyaya yansıyan görüntüler de takip edilerek gerekli işlemler uygulanıyor. Trafik ekiplerimiz, araç tescil plakası üzerinden PolNet sistemiyle aracın çakar kullanma yetkisini kontrol ediyor.
Rakamlar da sahadaki etkinliği gösteriyor. Düzenleme öncesi döneme kıyasla denetlenen araç sayısında %360 artış sağlandı. Buna karşılık çakar kullanımına ilişkin cezai işlemlerde %87,9 oranında azalma yaşandı. Denetim arttıkça suistimal alanı daralıyor.
Koruma ekipleri konusunda da aynı hassasiyet geçerli. Koruma hizmeti, güvenlik ihtiyacı, görev hassasiyeti ve risk analizine göre yürütülen ciddi bir kamu görevidir. Bu hizmetin ölçülü, denetlenebilir ve amacına uygun şekilde yürütülmesi için gerekli değerlendirmeler titizlikle yapılmaktadır.
Vatandaşımız trafikte kamu gücünün bir ayrıcalık görüntüsüne dönüşmesini istemiyor. Biz de bu hassasiyeti önemsiyoruz. Kamu imkânlarının yerinde, ölçülü ve hukuka uygun kullanıldığı; suistimale alan bırakmayan, denetimi güçlü bir uygulama düzenini kararlılıkla sürdüreceğiz
TERÖRLE MÜCADELEDEKİ BAŞARI RAKAMLARI
Özellikle PKK örgütüyle mücadele, terörle mücadele dosyası, son zamanlarda hükümetin en önemli güvenlik başarılarından biri olarak kabul ediliyor ve terörist saldırılar tarihsel olarak en düşük seviyelere indi. Bu dosya bugün nerede ve bu konuda en son güvenlik ve saha gelişmeleri nelerdir?
Terörle mücadele, Türkiye’nin güvenliği, milletimizin huzuru ve devletimizin bekası bakımından en hayati başlıklardan biridir. Bugün bu mücadele, devletimizin tüm kurumlarıyla birlikte yürüttüğü geniş kapsamlı bir güvenlik, hukuk, toplumsal huzur ve gelecek vizyonu hâline gelmiştir.
Burada en başta şunu ifade etmek isterim; Bugün terörle mücadelede hangi noktaya geldiysek, bunda Aziz Şehitlerimizin kanı, Kahraman Gazilerimizin fedakârlığı, güvenlik güçlerimizin alın teri ve milletimizin duası vardır. Bu vatanın her karışında Şehitlerimizin emaneti, Gazilerimizin hatırası, anaların sabrı, babaların vakarı, evlatların duası vardır. Biz o emaneti asla yere düşürmeyeceğiz. Şehitlerimizin bize bıraktığı bu aziz vatana, aynı imanla, aynı kararlılıkla sahip çıkacağız.
Türkiye, yıllardır farklı terör örgütleriyle aynı anda mücadele eden bir ülkedir. Özellikle son yıllarda Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde ortaya konulan kararlı irade, güvenlik birimlerimizin yüksek koordinasyonu, istihbarat kapasitemiz, teknolojik imkânlarımız ve sahadaki kesintisiz operasyonlarımız sayesinde terör örgütlerinin ülkemiz içindeki hareket kabiliyeti büyük ölçüde kırılmıştır.
Bugün PKK/KCK terör örgütü, ülke içinde hareket etmekte zorlanan, eleman temin kapasitesi zayıflayan, lojistik hatları daralan ve çözülme süreci hızlanan bir noktaya gelmiştir. Bu başarı, sadece güvenlik uygulamalarının sonucu olarak okunamaz. Dünyadaki örnekler de göstermektedir ki bu tür süreçlerde güvenlik tedbirlerinin yanında toplumsal uzlaşıyı, hukuk zeminini ve kamu düzenini güçlendiren ilave adımlar da önem taşımaktadır.
Bu çerçevede Muhterem Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliğinde ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin güçlü desteğiyle başlatılan terörsüz Türkiye süreci, ülkemizin geleceği adına çok kıymetli bir umut oluşturmuştur. Bu süreçte toplumun tüm kesimlerinin hassasiyetleri dikkate alınmakta, sorunların çözümü için devlet aklıyla, büyük bir dikkatle ve yüksek bir sorumluluk bilinciyle hareket edilmektedir.
Elbette bu süreci provoke etmek isteyen kişi ve gruplara karşı da müsamaha gösterilmemektedir. Devletimizin tüm kurumları, Cumhuriyet Savcılıklarımızla koordinasyon içinde, süreci sabote etmeye dönük her türlü girişime karşı gerekli adli ve idari işlemleri vakit geçirmeden tesis etmektedir. Her ihtimal titizlikle değerlendirilmekte, her tedbir buna göre alınmaktadır.
Sahadaki veriler de gelinen noktayı açık biçimde göstermektedir. 2023 yılında 118, 2024 yılında 127, 2025 yılında 28 şiddet içerikli terör olayı meydana gelmişken, 2026 yılında bugüne kadar 9 şiddet içerikli terör olayı yaşanmıştır. Bu düşüş, güvenlik birimlerimizin sahadaki etkinliğini, istihbarat kapasitemizi ve terörle mücadelede ulaştığımız seviyeyi ortaya koymaktadır.
Örgütteki çözülme de devam etmektedir. PKK terör örgütünün silah bıraktığını ve kendini feshettiğini açıkladığı 12 Mayıs 2025 tarihinden itibaren ülke genelinde 5’i kendiliğinden teslim olmak üzere toplam 195 terör örgütü mensubu teslim olmuştur. Bu tablo, örgütün psikolojik, lojistik ve saha üstünlüğünü kaybettiğini göstermektedir.
Ancak bu noktada rehavete yer yoktur. Çünkü terörle mücadele, sadece bugünün güvenlik meselesi olarak görülemez. Bu mücadele, şehitlerimizin emanetine sadakat meselesidir. Gazilerimizin fedakârlığına vefa meselesidir. Evlatlarımızın geleceğini, şehirlerimizin huzurunu, milletimizin kardeşliğini koruma meselesidir.
Terörsüz Türkiye hedefi, annelerin gözyaşının dinmesi, evlatlarımızın geleceğe umutla bakması, şehirlerimizin yatırım, üretim, turizm ve huzurla anılması demektir. Bizim için bu süreç, aziz şehitlerimizin emanetini yücelten, kahraman gazilerimizin fedakârlığını taçlandıran, milletimizin kardeşliğini güçlendiren ve Türkiye Yüzyılı vizyonuna hizmet eden tarihî bir adımdır.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE KALICI HUZUR DEMEKTİR
Terörsüz Türkiye süreci ve silahlı varlığın tamamen ortadan kaldırılması, “henüz tam olarak sonuçlanmamış” bir yol olarak tanımlanıyor. İçişleri Bakanlığı şu anda bu dosyayı nasıl ele alıyor? Örgütün unsurlarının faaliyet gösterdiği bölgelerde ve illerde silahların tamamen imha edilmesi sağlandı mı?
Türkiye bir hukuk devletidir. Suç teşkil eden, kamu düzenini hedef alan, vatandaşlarımızın huzuruna kasteden hiçbir yapıya, hiçbir eyleme, hiçbir girişime karşı geri durmamız söz konusu olamaz. Terörsüz Türkiye Süreci de bu hukuk devleti anlayışı içinde, devletimizin tüm kurumlarının yüksek koordinasyonuyla yürütülen son derece hassas bir süreçtir.
Bu süreç yalnızca güvenlik boyutuyla ele alınmıyor. Hukuki, siyasi, toplumsal ve güvenlik perspektifini birlikte içeren geniş bir çerçeve söz konusu. Nitekim geçiş sürecinin hukuki düzenlemeleri ve şartlarının değerlendirilmesi amacıyla 5 Ağustos 2025 tarihinde TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ilk toplantısını yapmıştır. Bu da meselenin Meclis zemininde, hukuk içinde ve toplumsal hassasiyetler gözetilerek ele alındığını göstermektedir.
Sahadaki gelişmeler de güvenlik birimlerimiz tarafından titizlikle takip edilmektedir. Terör örgütü 26 Ekim 2025’te Türkiye kırsalından geri çekilmeye başladığını, 17 Kasım 2025’te ise Irak/Zap alanından geri çekildiğini açıklamıştır. Bu açıklamalar, güvenlik birimlerimizin teyit ve tespit çalışmalarıyla sahada çok yönlü biçimde izlenmektedir. Örgütün kendini feshettiğini ve silah bıraktığını açıklaması da devletimizin özellikle takip ettiği, üzerinde hassasiyetle durduğu önemli bir gelişmedir.
Ancak devlet, yalnızca beyana bakarak hareket etmez. Sahadaki gerçeklik, güvenlik raporları, istihbarat tespitleri, teslim süreçleri, silahların akıbeti, örgütsel irtibatlar ve muhtemel provokasyon alanları birlikte değerlendirilir. Sürecin bütün detayları kanun ve nizam içinde, devletimizin en üst düzey koordinasyonuyla takip edilmektedir.
Sayın Cumhurbaşkanımızın güçlü iradesi öncülüğünde yürütülen bu süreçte, Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanlığımızın çalışmaları, İçişleri Bakanlığımızın güvenlik kapasitesi, Adalet Bakanlığımızın hukuki süreçleri ve diğer kurumlarımızın katkıları eşgüdüm hâlindedir. Terör örgütüyle mücadele aynı zamanda suç ve suçluyla mücadele konseptinin de ayrılmaz bir parçasıdır.
İçişleri Bakanlığı olarak üzerimize düşen bütün sorumlulukları yerine getiriyoruz. Önümüze çıkabilecek engellere, provokasyon girişimlerine, süreci sabote etmeye dönük adımlara karşı hassas çalışmalar yürütülüyor. Her türlü tedbir planlanıyor ve sahada herhangi bir zafiyet oluşmaması için güvenlik birimlerimiz dikkatle görev yapıyor.
Kalıcı huzur ortamı hem vatandaşlarımızın günlük hayatına hem de ülkemizin uluslararası gücüne büyük katkı sunacak tarihî bir kazanımdır. Terörsüz Türkiye, annelerin gözyaşının dinmesi, şehirlerimizin huzurla, üretimle, yatırımla anılması, kardeşliğimizin daha da güçlenmesi demektir. Bu süreci hukukla, devlet aklıyla, güvenlik hassasiyetiyle ve milletimizin huzurunu önceleyen bir anlayışla yürütmeye devam ediyoruz.
İSRAİL KONSOLOSLUĞUNDAKİ SALDIRI FAİLLERİ
Nisan 2026’da İstanbul’daki İsrail Konsolosluğu yakınlarında gerçekleşen silahlı saldırının ardından, failleri IŞİD ile ilişkilendiren kesin kanıtlarınız var mı? 1. Yıl başından bu yana kaç uyuyan hücre çökertildi?
İstanbul Beşiktaş Levent’te bulunan İsrail Başkonsolosluğuna yönelik 7 Nisan 2026 tarihinde gerçekleşen saldırı, güvenlik birimlerimiz tarafından ilk andan itibaren çok yönlü olarak ele alınmıştır. Olayda 3 şahıs tarafından, kamuoyunda “pompalı” olarak tabir edilen av tüfekleriyle saldırı gerçekleştirilmiş; saldırganlardan 1’i ölü, 2’si yaralı olarak ele geçirilmiştir.
Bu tür hadiselerde devlet varsayımla hareket etmez. Delile, saha tespitine, dijital materyallere, irtibat ağlarına, adli kayıtlara ve istihbari değerlendirmelere bakar. Yapılan çalışmalarda eylemi gerçekleştiren şahısların İsrail karşıtlığı üzerinden radikalleştikleri ve bu eylemi bireysel olarak gerçekleştirdikleri değerlendirilmektedir.
Saldırganlardan ölü olarak ele geçirilen şahsın, Ocak 2019’da Kocaeli’de DEAŞ terör örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyonda yakalanarak tutuklandığı, Mayıs 2019’da ise tahliye edildiği bilinmektedir. Dolayısıyla güvenlik birimlerimiz olayın tüm bağlantılarını, geçmiş irtibatlarını ve radikalleşme sürecini adli makamlarımızla koordinasyon içinde titizlikle incelemiştir.
DEAŞ başta olmak üzere dini istismar eden terör örgütleriyle mücadele, Türkiye’nin terörle mücadele konseptinde sürekli takip edilen başlıklardan biridir. Bu örgütler bazen hücre yapılanmalarıyla, bazen de propagandalarından etkilenerek bireysel biçimde radikalleşen şahıslar üzerinden eylem arayışına girebilmektedir. Biz hem hücre yapılanmalarını hem finans ve propaganda ağlarını hem de bireysel radikalleşme süreçlerini yakından takip ediyoruz.
2025 yılından bu yana başta DEAŞ olmak üzere dini istismar eden terör örgütlerine yönelik operasyonlarımızla 16 sansasyonel eylem girişimi engellenmiştir. Bu, güvenlik birimlerimizin sahadaki dikkatini, istihbarat kapasitesini ve önleyici güvenlik anlayışını gösteren önemli bir veridir.
2026 yılının 1 Ocak-30 Nisan döneminde dini istismar eden terör örgütlerine yönelik 951 operasyon gerçekleştirilmiş, 1.701 kişi gözaltına alınmış, 372 kişi tutuklanmış, 429 kişi hakkında adli kontrol kararı verilmiştir. Aynı dönemde 1 terörist ölü, 63 terörist sağ veya yaralı olmak üzere toplam 64 terörist etkisiz hâle getirilmiştir.
Türkiye bir hukuk devletidir. Suç teşkil eden her eylemle, terör bağlantılı her yapı ve her kişiyle kanunlarımız çerçevesinde mücadele ederiz. DEAŞ, PKK, FETÖ ya da hangi adla olursa olsun, şehirlerimizin huzurunu, vatandaşlarımızın can güvenliğini ve ülkemizin kamu düzenini hedef alan hiçbir terör yapılanmasına alan bırakmayız.
Bu mücadele hem operasyonel düzeyde hem de radikalleşmeyi önleyici çalışmalarla kararlılıkla sürmektedir. Güvenlik birimlerimiz, adli makamlarımızla koordinasyon içinde, tehdidi eyleme dönüşmeden tespit eden ve bertaraf eden bir anlayışla görev yapmaya devam etmektedir.
SOKAK ÇETELERİ VE UYUŞTURUCU
Bakanlık, 2026 yılının “Sokak Çeteleri ve Uyuşturucu Kaçakçılığıyla Mücadele Yılı” olacağını duyurdu. Bu sınır ötesi suç örgütlerini çökertmek için komşu ülkelerle koordineli olarak yürütülen ele geçirme ve istihbarat operasyonlarına ilişkin resmi istatistikler ve rakamlar nelerdir?
2026 yılını sokak çeteleri ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadelede özel bir seferberlik yılı olarak ele alıyoruz. Çünkü sokak çeteleri de uyuşturucu organizasyonları da yalnızca asayiş başlığı değildir. Bu yapılar gençlerimizin geleceğini, aile huzurunu, mahalle güvenliğini, şehirlerimizin düzenini ve toplum sağlığını hedef alan suç şebekeleridir.
Özellikle uyuşturucu, bugün birçok suçun beslendiği ana damarlardan biridir. Terörün finansmanından organize suç yapılarına, sokak şiddetinden kara para aklamaya kadar geniş bir suç ekonomisini besleyen karanlık bir alandan söz ediyoruz. Bu nedenle mücadelemizi sadece sokakta satış yapan şahıslara yönelik yürütmüyoruz. Üretim, sevkiyat, depolama, dağıtım, finans, uluslararası bağlantılar, sosyal medya propagandası ve dijital iletişim ağlarının tamamını hedef alan bütüncül bir güvenlik konsepti uyguluyoruz.
Sokak çeteleriyle mücadelede özellikle sosyal medya üzerinden suç örgütlerini öven, destekleyen veya propagandasını yapan hesaplara karşı da etkili bir çalışma yürütülüyor. Bugüne kadar toplam 10 bin sosyal medya hesabına erişim engeli getirilmiştir. Ayrıca Telegram üzerinden yapılan “tetikçi” paylaşımları ve silahlı paylaşımlar da yakından takip edilmektedir. 15 Ocak 2026’da 64 ilde yapılan çalışmalarda 341 yetişkin şahıs gözaltına alınmış, 51 suça sürüklenen çocuk hakkında önleyici tedbir uygulanmıştır. 25 Mart 2026’da 59 ilde gerçekleştirilen eş zamanlı operasyonda ise 376 şüpheli gözaltına alınmış, 49’u tutuklanmıştır. Bu operasyonlarda çok sayıda uzun namlulu silah, tabanca, av tüfeği, fişek ve sentetik hap ele geçirilmiştir.
Organize suçlarla mücadelede de sahada güçlü bir tablo var. 2026 yılı 21 Mayıs itibarıyla 867 operasyon yapılmış, 6 bin 142 şüpheli yakalanmış, 2 bin 882 kişi tutuklanmış, 1.377 kişi hakkında adli kontrol uygulanmıştır. Bu rakamlar, sokak çetelerine ve organize suç yapılanmalarına karşı mücadelenin sadece söylem düzeyinde kalmadığını, sahada kesintisiz sürdüğünü göstermektedir.
Uyuşturucu suçlarıyla mücadelede ise Emniyetimiz ve Jandarmamızın 2026 yılı 22 Mayıs itibarıyla yürüttüğü çalışmalarda 21 bin 38 operasyon gerçekleştirilmiş, 35 bin 757 kişi gözaltına alınmış, 18 bin 217 kişi tutuklanmış, 6 bin 604 kişi hakkında adli kontrol kararı verilmiştir. Aynı dönemde 19,8 ton uyuşturucu madde ve 63 milyon adet uyuşturucu hap ve madde ele geçirilmiştir.
Bu mücadele artık sadece ulusal sınırlar içinde yürütülebilecek bir mücadele olmaktan çıkmıştır. Uyuşturucu suç örgütleri sınır aşan, dijitalleşen, finansal ağlar kuran, farklı ülkelerde elebaşları ve lojistik hatları bulunan yapılardır. Bu nedenle uluslararası iş birliği bizim için bir tercih değil, zorunluluktur. Komşu ülkelerle, INTERPOL, EUROPOL, MASAK ve ilgili güvenlik birimleriyle yakın koordinasyon içinde çalışıyoruz.
Bu kapsamda Narkotik Suçlarla Mücadele Başkanlığımız koordinesinde, MASAK ve uluslararası iş birliğiyle Leijdekers, Comanchero, Kafes-44, Kuyu-4, Argay, Orkinos-Bulut 1-2, Abdo-Kasap-Cinkitaş, United-S ve Armorum operasyonları gerçekleştirilmiştir. 18 farklı ülkede yürütülen soruşturmalar kapsamında 10 uluslararası operasyonda 123 ton ve 3,5 milyon adet uyuşturucu maddeyle bağlantılı 22 uluslararası suç örgütü çökertilmiştir.
Bu operasyonlar sonucunda 681 şüpheli gözaltına alınmış, 524’ü tutuklanmış, 160 kişi adli kontrolle serbest bırakılmıştır. Ayrıca suçtan elde edildiği değerlendirilen 73 milyar TL, yani yaklaşık 2,2 milyar dolar değerinde mal varlığına el konulmuştur. Bunlar arasında 2 bin 295 taşınmaz, 711 lüks araç, 1.765 banka hesabı, 101 kilogram altın ve 104 ateşli silah bulunmaktadır.
Yurt dışında bulunan firari suçluların ülkemize iadesi konusunda da INTERPOL-EUROPOL Daire Başkanlığımızla birlikte yoğun bir çalışma yürütülmektedir. 2020 yılından bu yana 16 ülkeden, 16’sı örgüt lideri olmak üzere toplam 73 şahıs Türkiye’ye iade edilmiştir.
Mesajımız çok net: Sokaklarımız çetelere, gençlerimiz zehir tacirlerine, şehirlerimiz organize suç örgütlerine bırakılmayacak. Kim hangi ülkede saklanırsa saklansın, hangi dijital ağı kullanırsa kullansın, hangi finans kanalına yaslanırsa yaslansın, devletimizin nefesi ensesinde olacaktır. Türkiye, ulusal ve uluslararası alanda bu mücadeleyi bütün gücüyle sürdürmeye devam edecektir.
174 BİN YABANCI YATIRIMCI TÜRK VATANDAŞLIĞI KAZANDI
Binlerce istisnai vatandaşlık başvurusu, yıllardır herhangi bir yasal çözüme (kabul veya ret) varılmadan dondurulmuş durumda. Bu bekleyen dosyaların durgunluğunun gerçek nedenleri nelerdir? Vatandaşlık alma vaatleri ve resmi kriterlere dayanarak Türkiye’ye büyük miktarda sermaye yatıran ancak vatandaşlık alamayan yatırımcıların akıbeti nedir?
Vatandaşlık konusu, her devlet için egemenlik alanının en hassas başlıklarından biridir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının kazanılması işlemleri de 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu hükümleri çerçevesinde yürütülmektedir. İstisnai vatandaşlık başvuruları da aynı kanuni çerçevede, ilgili kurumlarımızın değerlendirmeleriyle sonuçlandırılmaktadır.
Burada özellikle altını çizmek gerekir; İstisnai vatandaşlık, başvuru yapıldığı anda kendiliğinden sonuç doğuran bir süreç anlamına gelmez. Devletin tek taraflı iradesiyle, kamu düzeni, milli güvenlik, arşiv araştırması, adli kayıtlar, mali kaynakların niteliği ve başvuru sahibinin ülkemiz bakımından taşıdığı genel durum birlikte değerlendirilerek yürütülen hassas bir süreçtir.
Bazı dosyalarda sürecin uzamasının sebebi de bu çok yönlü inceleme ihtiyacıdır. Eksik belge, teyit gerektiren beyanlar, kurumlar arası bilgi paylaşımı, güvenlik değerlendirmeleri ve uluslararası kayıtların incelenmesi zaman alabilmektedir. Vatandaşlık gibi stratejik bir konuda devletin aceleci davranması beklenemez. Burada esas olan hızlı karar kadar, doğru, güvenli ve hukuka uygun karardır.
Yatırım yoluyla Türk vatandaşlığına başvuru programı fiilen 2017 yılında başlamış, ilk vatandaşlık kazanımları 2018 yılından itibaren gerçekleşmiştir. Bugüne kadar 51 bin 762 yatırımcı, 122 bin 805 aile bireyi olmak üzere toplam 174 bin 567 kişi bu kapsamda Türk vatandaşlığı kazanmıştır. Bu süreçte 16 milyar 74 milyon dolarlık yatırım ülkemize kazandırılmıştır.
Diğer taraftan, şartları taşımadığı tespit edilen 943 kişinin başvurusu reddedilmiştir. Hâlen yatırımcı olarak Türk vatandaşlığı kazanmak üzere başvurusu bulunan ve işlemleri devam eden 4 bin 329 kişi vardır.
Türkiye’ye güvenerek yatırım yapan, üretime, istihdama ve ekonomimize katkı sunan herkese hukuk çerçevesinde saygıyla yaklaşılır. Ancak yatırım şartının yerine getirilmesi, vatandaşlığın otomatik olarak kazanılacağı anlamına gelmez. Ekonomik kriterlerin yanında güvenlik, kamu düzeni ve devletimizin stratejik hassasiyetleri de değerlendirilir.
Bu dosyalarla ilgili süreçlerin makul süre içinde tamamlanması, başvuru sahiplerinin doğru bilgilendirilmesi ve kurumlar arası koordinasyonun daha hızlı işlemesi için çalışmalar sürmektedir. Uygun bulunan dosyalar sonuçlandırılır. Şartları taşımayan, eksikliği bulunan ya da risk değerlendirmesi gerektiren dosyalarda ise kanunun gereği uygulanır.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı büyük bir onurdur. Bu onurun hem milletimiz hem de başvuru sahipleri açısından güven veren, denetlenebilir ve hakkaniyetli bir süreçle korunması temel hassasiyetimizdir.
MUHALEFET YABACILARA VERİLEN VATANDAŞLIĞI İPTAL EDEMEZ
Muhalefet partileri, gelecekteki seçimlerde iktidara gelmeleri halinde yabancılara verilen istisnai vatandaşlıkları yasal olarak iptal edebileceklerini sürekli olarak iddia ediyorlar. Hükümet bu iddialara yasal olarak nasıl yanıt veriyor? Muhalefetin iddia ettiği gibi, bu vatandaşlıkların verilmesinde herhangi bir yasadışı boşluk var mı, yoksa bu vatandaşlığa kabul edilen kişilerin yasal statüsü tamamen güvenli ve sağlam mı?
Muhalefet partilerinin “iktidara gelindiğinde tüm istisnai vatandaşlıkların iptal edileceği” yönündeki iddiaları, hukuki bir gerçeklikten ziyade siyasi bir söylem niteliğindedir. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve sonradan kazanılan vatandaşlıklar keyfi kararlarla ya da toplu olarak iptal edilemez.
Hukukun genel ilkeleri ve Anayasa uyarınca, idarenin kanuna uygun olarak tesis ettiği işlemler “kazanılmış hak” (müktesep hak) doğurur. Sırf iktidar değişti diye geçmişte yasalara uygun olarak verilmiş vatandaşlıkların topluca iptal edilmesi, geriye dönük işlem yasağına ve hukuki güvenlik ilkesine aykırıdır.
Muhalefetin iddia ettiği gibi sistemde sistemsel bir “yasadışı boşluk” bulunmamaktadır. İstisnai vatandaşlık süreçleri Millî İstihbarat Teşkilâtı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün güvenlik soruşturmalarından geçerek ve yetkili makam kararı ile tamamlanır. Hukuka uygun yürütülen bu süreçlerde idari kararlar ‘bireysel’dir; dolayısıyla yargısal veya idari denetim de ancak “kişi bazında” yapılabilir, toplu bir iptal mekanizması yasal olarak mümkün değildir.
Sonradan Türk vatandaşlığı kazanmış yabancıların kazanmış oldukları Türk vatandaşlığı, ancak 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 31 inci maddesi uyarınca; “Türk vatandaşlığını kazanma kararı; ilgilinin yalan beyanı veya vatandaşlığı kazanmaya esas teşkil eden önemli hususları gizlemesi sonucunda vuku bulmuş ise kararı veren makam tarafından iptal edilir.” hükmü ile 40’ıncı maddesi uyarınca; “Türk vatandaşlığının kazanılması veya kaybına ilişkin kararlar, hukuki şartlar oluşmadan veya mükerrer olarak verildiği sonradan anlaşıldığı takdirde geri alınır.” hükümleri çerçevesinde ancak iptal veya geri alınabilir.
Yani hukuk düzenimizde ölçü bellidir. Kanuna uygun şekilde vatandaşlık kazanmış kişilerin statüsü hukuki güvence altındadır. Ancak sahte belge, yalan beyan, gizlenmiş önemli husus veya hukuki şartların oluşmaması gibi somut durumlar varsa, devlet ilgili dosya üzerinden gerekli işlemi yapar.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı çok kıymetli bir statüdür. Bu statünün hem milletimiz hem de vatandaşlığı sonradan kazanan kişiler bakımından güven veren, denetlenebilir ve hukuka uygun bir zeminde korunması esastır.
DAİMÎ İKAMET VE VATANDAŞLIK STATÜSÜ FARKLIDIR
Uzun yıllardır Türkiye’de ikamet eden birçok yabancı uyruklu, gelişmiş ülkelerdeki sistemlere benzer şekilde, “Daimî İkamet İzni” sahiplerinin doğrudan Türk vatandaşlığına başvurmasına olanak tanıyan net bir mekanizma talep ediyor. Daimî ikamet sahiplerine vatandaşlık ve vatandaşlığa kabul hakkı tanımak için değerlendirilen herhangi bir yasal çerçeve var mı, yoksa mevcut politika daimî ikameti vatandaşlıktan tamamen ayırıyor mu?
Türkiye’de uzun yıllar yasal şekilde ikamet eden yabancıların bu yöndeki beklentilerini takip ediyoruz. Ancak hukuki açıdan ikamet statüsü ile vatandaşlık statüsü birbirinden ayrı iki kurumdur. Uzun dönem ikamet, kişiye Türkiye’de süresiz yaşama, çalışma hayatına katılma ve bazı muafiyetlerden yararlanma imkânı verir. Vatandaşlık ise egemenlik alanıyla doğrudan ilgili, daha kapsamlı bir değerlendirme gerektirir.
Mevcut yasal çerçevede uzun dönem ikamet iznine sahip olmak, kişiye otomatik ya da doğrudan vatandaşlık başvuru hakkı tanıyan bir mekanizma oluşturmuyor. Ancak bu statüdeki kişiler, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 11’inci maddesi kapsamında genel şartları taşımaları hâlinde Türk vatandaşlığı için başvuru yapabiliyor.
Bu şartlar arasında Türkiye’de kesintisiz beş yıl yasal ikamet etmek, yeterli seviyede Türkçe bilmek, geçimini sağlayacak gelire veya mesleğe sahip olmak, iyi ahlak sahibi olmak, genel sağlık, kamu düzeni ve milli güvenlik bakımından sakınca taşımamak gibi kriterler yer alıyor. Yani uzun süreli yasal ikamet, vatandaşlık değerlendirmesinde dikkate alınan önemli bir unsur olmakla birlikte tek başına yeterli bir basamak olarak görülmüyor.
Bu alanda uygulama tamamen kanuni çerçevede yürütülüyor. Kişinin Türkiye ile kurduğu bağ, toplumsal uyumu, kayıtlı yaşamı, adli ve idari durumu, kamu düzeni ve milli güvenlik bakımından değerlendirmesi birlikte ele alınıyor. Vatandaşlık başvurusu, bütün bu şartlar tek tek incelendikten sonra idarenin takdir süzgecinden geçerek sonuçlandırılıyor.
Nitekim 1 Ocak 2020 ile 22 Mayıs 2026 tarihleri arasında bu kapsamda 14 bin 54 kişi Türk vatandaşlığı kazanmıştır. Bu sayı, uzun dönem ikamet sahiplerinin kanuni şartları taşıdıkları takdirde vatandaşlık sürecine dâhil olabildiklerini göstermektedir.
Dolayısıyla Türkiye’deki sistem, daimî ikamet ile vatandaşlığı tamamen kopuk iki alan olarak ele almıyor. Uzun dönem ikamet önemli bir zemin oluşturuyor. Fakat vatandaşlık, her durumda kanuni şartların, güvenlik değerlendirmesinin, kamu düzeni hassasiyetinin ve devletimizin takdir yetkisinin birlikte işletildiği daha üst bir statüdür. Sürecin daha öngörülebilir, daha anlaşılır ve başvuru sahipleri açısından daha sağlıklı işlemesi için ilgili kurumlarımız değerlendirmelerini sürdürmektedir.
TÜRKİYE’DE DOĞAN SURİYELİ ÇOCUKLAR VATANSIZ MI?
**Bazı medya ve insan hakları çevrelerinde Türkiye’de doğan Suriyeli çocukların vatansız kaldığına dair iddialar dolaşıyor. Bu çocukların ebeveynlerinden gelen soy yoluyla otomatik olarak Suriye vatandaşlığı aldıkları bir gerçek değil mi? Ayrıca, Türk yasaları, başka bir vatandaşlık edinemeyen herhangi bir çocuğa, kendi topraklarında doğması durumunda doğrudan vatandaşlık hakkı tanımıyor mu?
Suriye meselesinde Türkiye’nin duruşu, insanlık vicdanının en güçlü örneklerinden biridir. Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk günden itibaren ortaya koyduğu hassasiyet, yalnızca bir göç yönetimi politikası olarak görülemez. Bu duruş, mazluma sahip çıkan, insan onurunu merkeze alan, Ensar ve Muhacir kardeşliğini çağımızda yeniden hatırlatan büyük bir devlet ve millet iradesidir.
Türkiye, savaşın, yıkımın, zulmün ve yerinden edilmenin en ağır sonuçlarını yaşayan Suriyeli kardeşlerimize kapısını açmış, milyonlarca insana güvenli bir hayat alanı sunmuştur. Eğitimden sağlığa, barınmadan sosyal desteğe kadar çok geniş bir alanda dünyaya örnek bir insani sorumluluk üstlenmiştir. Bu nedenle Türkiye’ye bu konuda haksız itham yöneltenlerin önce dönüp kendi ülkelerinin bu süreçte ne yaptığına bakması gerekir. Hiç kimsenin, bu büyük insani yükü yıllardır omuzlayan Türkiye’ye kolaycı cümlelerle ders verme hakkı yoktur.
Türkiye’de doğan Suriyeli çocukların vatansız kaldığı yönündeki iddialar da hukuki gerçeklikle örtüşmüyor. Uluslararası hukukta ve Suriye Arap Cumhuriyeti’nin kendi vatandaşlık mevzuatında soy bağı esası geçerlidir. Buna göre babası Suriye vatandaşı olan çocuk, dünyanın neresinde doğarsa doğsun, doğumuyla birlikte Suriye vatandaşlığını kazanır. Dolayısıyla Türkiye’de geçici koruma altında bulunan Suriyeli anne ve babadan doğan çocuklar hukuken vatansız sayılmaz; doğdukları andan itibaren Suriye vatandaşıdır.
Türk vatandaşlık hukukunun ana esası da soy bağıdır. Yani anne veya babadan en az birinin Türk vatandaşı olması hâlinde çocuk Türk vatandaşlığını kazanır. Bunun yanında Türk Vatandaşlığı Kanunu, dünyadaki vatansızlığı önleme çabalarına uygun şekilde doğum yeri esasına da istisnai ve koruyucu bir rol vermiştir.
5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 8’inci maddesi bu konuda son derece açıktır. “Türkiye’de doğan ve yabancı anne babasından dolayı doğumla herhangi bir ülkenin vatandaşlığını kazanamayan çocuk, doğumundan itibaren Türk vatandaşı sayılır.” Yani bir çocuğun sadece Türkiye’de doğması doğrudan Türk vatandaşlığı sonucu doğurmaz. Ancak anne veya babası üzerinden herhangi bir vatandaşlık alamıyorsa, vatansız kalma riski varsa, Türk hukuku o çocuğu koruma altına alır.
Bu kapsamda 2011 yılından bu yana doğum yeri esasına göre Türk vatandaşlığı kazanan yabancı çocuk sayısı 185’tir. Bu veri de sistemin nasıl işlediğini açık biçimde göstermektedir. Türkiye, bir yandan vatansızlığı önleyen insani ve hukuki mekanizmayı işletmekte, diğer yandan vatandaşlık statüsünü kanuni çerçeve içinde titizlikle korumaktadır.
Suriyeli çocuklar üzerinden Türkiye’ye yöneltilen haksız eleştiriler hem hukuki gerçekliği hem de Türkiye’nin ortaya koyduğu büyük insani emeği görmezden geliyor. Biz bu meseleye insan onuruyla, hukukla ve devlet ciddiyetiyle bakıyoruz. Çocukların kayıt altına alınması, eğitime ve sağlık hizmetlerine erişimi, hukuki statülerinin korunması konusunda kurumlarımız hassasiyetle çalışmayı sürdürüyor.
İKAMET İZNİ ÜCRETLERİ YÜKSEK Mİ?
Türkiye’de turist ve gayrimenkul ikamet izinleri için ücretlerde 2026 yılı için sürekli ve ardışık artışlar görüldü ve bu da uzun süreli ikamet edenler üzerinde ağır bir mali yük oluşturdu. Bu keskin artışların dayandığı ekonomik ölçütler nelerdir? Sizce bu durum yabancı yetenekleri ve yatırımcıları Türkiye’yi terk etmeye ve alternatif destinasyonlar aramaya itebilir mi?
Bu konuda öncelikle bir hususu düzeltmek gerekir. İkamet izni başvurularından ayrıca bir “başvuru ücreti” alınmamaktadır. Uygulama, kanunlarımızda açık şekilde düzenlenen harç ve belge bedeli esasına dayanmaktadır.
İkamet izni harcı, 492 sayılı Harçlar Kanunu kapsamında, Dışişleri Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından müştereken belirlenen tarife üzerinden tahsil edilmektedir. Bu harçlar yıllık olarak belirlenir ve yıl boyunca aynı miktar uygulanır. 2026 yılı için bu çerçevenin dışında ilave veya ardışık bir artış yapılmamıştır.
İkamet izinlerinde alınan belge bedeli ise 210 sayılı Değerli Kâğıtlar Kanunu kapsamında tahsil edilmektedir. 2026 yılı için bu tutar 964 TL’dir. Bunun dışında ikamet izni taleplerinde ayrıca alınan bir ücret bulunmamaktadır.
Dolayısıyla kamuoyuna yansıyan bazı değerlendirmelerde, harç, belge bedeli ve farklı idari kalemler birbirine karıştırılabiliyor. Bizim açımızdan önemli olan, bu sürecin kanuni zeminde, şeffaf ve öngörülebilir şekilde yürütülmesidir.
Türkiye, nitelikli insan kaynağı, yatırımcılar, öğrenciler, araştırmacılar ve uzun süreli yasal ikamet sahipleri açısından güçlü bir cazibe merkezidir. Coğrafi konumu, ekonomik potansiyeli, sağlık ve eğitim imkânları, ulaşım altyapısı ve toplumsal dinamizmiyle Türkiye’nin sunduğu imkânlar çok geniştir.
Elbette Türkiye’de yasal olarak yaşayan, kayıtlı hayat kuran, ülkemize yatırım yapan, istihdam sağlayan ve toplumsal hayata katkı sunan yabancıların süreçlerini dikkatle takip ediyoruz. Burada hem kamu düzenini ve göç yönetimi kapasitesini koruyan hem de Türkiye’ye değer katan insanların ülkemizle bağını güçlendiren dengeli bir sistem işletiyoruz.
Bu nedenle ikamet izinleriyle ilgili süreçlerde esas aldığımız ölçü, kanunilik, öngörülebilirlik ve kamu hizmetinin sağlıklı yürütülmesidir. Vatandaşlarımızın hassasiyetlerini, kamu düzenini, ekonomik gerçekleri ve ülkemizin uluslararası cazibesini birlikte gözeten bir anlayışla hareket ediyoruz.
YABANCILARA OTURMA İZİNLERİ KISALDI MI?
Birçok yerleşik ve yabancı uyruklu kişi, verilen oturma izinlerinin geçerlilik sürelerinde ani bir azalmadan şikayetçi; bazı uyruklar, geçmişte iki yıla kadar uzanan izinlerin sadece 6 ay geçerli olmasına şaşırdılar. Bu önlem sık, maliyetli ve idari olarak yorucu yenilemeleri gerektiriyor. Bu sürelerin kısaltılmasının ardındaki güvenlik veya düzenleyici nedenler nelerdir? Yerleşiklerin üzerindeki mali yükü hafifletmek için bu durumun yeniden değerlendirilmesi niyeti var mı?
İkamet izin süreleriyle ilgili değerlendirmelerde uygulamanın genel çerçevesini doğru ortaya koymak gerekir. İkamet izinleri, kanunda belirlenen üst sınırlar dikkate alınarak düzenlenmektedir. Örneğin kısa dönem ikamet izinleri iki yıla, aile ikamet izinleri üç yıla, öğrenci ikamet izinleri ise öğrenim süresine kadar verilebilmektedir.
Ancak burada süreyi etkileyen bazı objektif unsurlar da vardır. İkamet izni süresi sadece idarenin takdirine bağlı bir konu olarak görülmemelidir. Yabancının pasaport süresi, sağlık sigortasının geçerlilik süresi, başvuru türü, ikamet amacı ve mevzuatta aranan diğer şartlar, verilecek sürenin belirlenmesinde doğrudan etkili olabilmektedir.
Bazı durumlarda altı aylık ikamet izni düzenlenmesinin özel bir nedeni vardır. Çalışma izni bulunmadığı hâlde fiilen kayıt dışı çalışan kişilerle karşılaşılabiliyor. Bu kişilerin kayıtlı sisteme geçebilmesi ve çalışma iznine başvurabilmesi için altı aylık ikamet izni düzenlenebilmektedir. Buradaki amaç, kişiyi kayıt dışı alanda bırakmak yerine, onu hukuki ve denetlenebilir bir zemine yönlendirmektir.
Şartlarını taşıyan, çalışma niyeti bulunmayan, ikamet amacı ile beyanı uyumlu olan kişiler için ise kanundaki üst limitler esas alınarak ikamet izni düzenlenmektedir. Dolayısıyla bütün yabancılar için genel bir süre kısaltması ya da ani bir daraltma uygulaması söz konusu değildir. Her dosya kendi şartları içinde değerlendirilmektedir.
Elbette uzun süredir Türkiye’de yaşayan, kayıtlı hayat kuran, ülkemizin hukukuna riayet eden, yatırım yapan, üreten ve toplumsal hayata katkı sunan yabancıların öngörülebilirlik beklentisini önemsiyoruz. Göç yönetiminde kamu düzenini, kayıtlılığı ve güvenliği korurken, süreci başvuru sahipleri açısından da anlaşılır ve makul biçimde yürütmeye gayret ediyoruz.
Türkiye’nin ikamet politikası, hem ülkemizin güvenlik ve kamu düzeni hassasiyetlerini hem de Türkiye’ye değer katan yabancıların beklentilerini birlikte gözeten bir anlayışla yürütülmektedir. Sürelerle ilgili değerlendirmeler de bu denge içinde, mevzuat ve her başvurunun kendi şartları esas alınarak yapılmaktadır.
MAZLUM COĞRAFYA KİM VARSA ONLARIN GÜVENLİ KAPISIYIZ
Raporlar ve veriler, bazı Suriyelilerin ayrılırken, Türkiye’nin Gazze Şeridi’nden gelen Filistinlilerin önemli bir kısmını kabul etmeye ve barındırmaya başladığını gösteriyor. Türkiye’nin bugüne kadar barındırdığı Gazzeli sayısı ile ilgili resmi istatistikler nelerdir?
Suriyeliler ayrılırken onların yerine Gazzeliler yerleştiriliyor şeklindeki değerlendirme doğru bir yaklaşım değildir. Gazze’den tahliye edilen kardeşlerimize sahip çıkılması, Suriyelilerin geri dönüş sürecinden bağımsız, tamamen insani ve vicdani bir sorumluluğun gereğidir. Biz gönül coğrafyamızda, mazlum coğrafyalarda kim varsa onlara emân olmayı, güvenli bir kapı olmayı devlet ve millet geleneğimizin bir parçası olarak görüyoruz.
Gazze meselesi, Türkiye açısından sadece bir insani yardım başlığı da değildir. Bu mesele, insanlık vicdanının, kardeşlik hukukunun ve mazlumun yanında durma iradesinin en ağır imtihanlarından biridir. Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye, ilk günden itibaren Gazze’de yaşanan insanlık dramına karşı en güçlü sesi yükselten ülkelerden biri olmuştur. Diplomatik girişimlerimiz, insani yardımlarımız, sağlık tahliyelerimiz ve uluslararası platformlardaki çağrılarımız bu vicdani duruşun bir parçasıdır.
Gazze’de yaşanan olağanüstü şartlar nedeniyle, AFAD Başkanlığımız ve Dışişleri Bakanlığımızın koordinasyonunda Gazze’den tahliye edilen Filistinli kardeşlerimiz ülkemize getirilmiştir. Bu süreç kayıtlı, kontrollü ve kurumlarımızın koordinasyonu içinde yürütülmektedir.
Ülkemize getirilen kişilerin barınma ihtiyaçları AFAD Başkanlığımız ve sivil toplum kuruluşlarımız tarafından karşılanmıştır. Sağlık, barınma ve temel ihtiyaçlar konusunda ilgili kurumlarımız büyük bir hassasiyetle görev yapmaktadır.
Bu kapsamda Göç İdaresi Başkanlığımız tarafından 1.901 kişiye ikamet izni düzenlenmiştir. Burada özellikle ifade etmek gerekir: Bu süreç kontrolsüz bir kabul süreci şeklinde yürümemektedir. Kimliklendirme, kayıt, ikamet ve ihtiyaç tespiti ilgili kurumlarımız tarafından titizlikle yapılmaktadır.
Türkiye, Gazze’den gelen kardeşlerimize sahip çıkarken hem insanlık görevini yerine getirmekte hem de kamu düzeni ve göç yönetimi hassasiyetlerini korumaktadır. Bizim medeniyetimizde mazluma kapı açmak vardır. Ensar ruhu, bugün de devletimizin ve milletimizin vicdanında yaşayan güçlü bir emanettir.
FİLİSTİNLİLER İÇİN “ALTERNATİF VATAN” TÜRKİYE Mİ?
Hükümet, Filistinlileri barındırma meselesinin, Suriye mülteci krizinde olduğu gibi, Türk muhalefeti tarafından siyasi kutuplaşma ve baskı aracı haline gelmesinden korkuyor mu? Bakanlık, Gazze Şeridi’nin nüfusunu boşaltmadan veya yeni bir iç siyasi kriz yaratmadan, geçici bir “alternatif vatan” olarak yasal ve yaşam statülerini nasıl güvence altına almayı planlıyor?
Gazze’de yaşanan tablo, insanlık vicdanının taşıyamayacağı kadar ağırdır. İsrail’in orantısız, merhametsiz ve hukuk tanımaz saldırıları altında Gazzeli kardeşlerimiz büyük bir insanlık dramı yaşamaktadır. Çocukların, kadınların, yaşlıların hedef alındığı; hastanelerin, okulların, ibadethanelerin bombalandığı bu süreç, bütün dünyanın gözleri önünde soykırım boyutuna ulaşmıştır.
Bu topraklarda yaşayan hiç kimse, daha doğrusu vicdan sahibi hiç kimse, Gazze’deki bu büyük acıya duyarsız kalamaz. Bizim medeniyetimizde mazluma sırt dönmek yoktur. Kapıya gelen masuma kapıyı kapatmak da yoktur. Türkiye’nin durduğu yer de tam olarak burasıdır.
Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye, ilk günden itibaren Gazze konusunda en güçlü, en açık ve en vicdani duruşu ortaya koymuştur. Diplomatik girişimlerimiz, insani yardımlarımız, sağlık tahliyelerimiz ve uluslararası platformlardaki çağrılarımız bu duruşun bir parçasıdır.
Öncelikle şunu ayırmak gerekir; Gazze’den ülkemize yönelik kitlesel bir göç hareketi söz konusu olmamıştır. Gazze’den gelen Filistinli kardeşlerimizin durumu, Suriye krizinde yaşanan kitlesel göçle aynı mahiyette değildir. Bu kişiler, Suriyeliler gibi geçici koruma statüsünde de bulunmamaktadır. Dışişleri Bakanlığımızla koordineli şekilde tahliyesi gerçekleştirilen, belirli ihtiyaç gruplarından oluşan kişiler için yasal kalış süreçleri yürütülmüştür.
Bu kapsamda Filistin uyruklu yabancılara hızlı ve koordineli şekilde ikamet izni düzenlenmiş, Türkiye’de yasal kalışlarıyla ilgili herhangi bir sorun oluşmaması sağlanmıştır. Barınma ve sağlık ihtiyaçları konusunda da AFAD Başkanlığımız, ilgili kurumlarımız ve sivil toplum kuruluşlarımız tarafından gerekli destekler verilmiştir.
Burada bir başka hususu da özellikle ifade etmek gerekir: Türkiye’nin Gazze’den gelen kardeşlerimize sahip çıkması, Gazze’nin nüfusunu boşaltma ya da Filistinlilere “alternatif vatan” oluşturma yaklaşımıyla ilişkilendirilemez. Gazze Gazzelilerindir. Filistin Filistinlilerindir. Türkiye’nin yaptığı, zulüm, bombardıman, hastalık ve yokluk içinde kalan kardeşlerine geçici bir yardım kapısı açmak, insani ve hukuki sorumluluğunu yerine getirmektir.
Saha gözlemlerimiz ve kamuoyu değerlendirmelerimiz, vatandaşlarımızın Filistinli kardeşlerimize yönelik genel anlamda olumsuz bir bakış içinde olmadığını göstermektedir. Türkiye’nin göç yönetimi tecrübesi, kamu düzenini koruma hassasiyeti, sosyal uyum birikimi ve insani sorumluluk anlayışı sayesinde bu süreç dikkatli, kontrollü ve kurumlar arası koordinasyonla yürütülmektedir.
Göç İdaresi Başkanlığımız göç ve göçle ilişkili bütün başlıkları yakından takip etmekte, belirli aralıklarla saha araştırmaları yapmakta, toplumsal hassasiyetleri değerlendirmektedir. Mevcut durumda bu meselenin bir toplumsal gerilim ya da siyasi kutuplaşma başlığına dönüşeceğine ilişkin bir emare bulunmamaktadır.
Elbette dezenformasyon riskini de ciddiye alıyoruz. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için ilgili kurumlarımız ve basın kuruluşlarıyla temas hâlinde düzenli bilgilendirme faaliyetleri yürütülmektedir. Toplumsal uyumun güçlendirilmesi, karşılıklı anlayışın desteklenmesi ve hassas gruplara yönelik insani yaklaşımın korunması için paydaşlarımızla birlikte çalışmaya devam ediyoruz.
Türkiye, zulümden kaçan ve koruma ihtiyacı bulunan insanlara tarihî sorumlulukları, medeniyet değerleri, ulusal ve uluslararası hukuk çerçevesinde sahip çıkmıştır. Bugün Gazze konusunda yapılan da budur: Mazluma nefes olmak, hukuku korumak, kamu düzenini gözetmek ve insanlık onurunun yanında durmak.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Kaynak = https://haber.mynet.com/bakan-ciftci-den-suca-suruklenen-cocuklar-aciklamasi-7-basamakli-okul-guvenligi-kalkani-ni-devreye-sokuyoruz-110107295560




















