Volkan Karsan – Finansingundemi.com / Kazandıran Sohbetler
Yarım asra yakın zamandır Türkiye’nin kanayan yarası “terör”… Bu illetten kurtulmak için yitirilen 10 binlerce şehit en büyük acı… Ama madalyonun diğer yüzünde ise terörle mücadeleye harcanan trilyonlarca lira da bambaşka bir boyutu gözler önüne seriyor. Yapay zeka bakın ne diyor: “Türkiye küresel bir sanayi devine dönüşebilir, eğitim, sağlık, altyapı ve teknoloji alanında dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasına girebilirdi…”
Son dönemde Türkiye özelindeki gelişmeleri bir yana bırakarak meseleye daha global bakmak istedik. Doçent Dr. Efe Tokdemir genç bir akademisyen… Siyaset Bilimci Tokdemir, çok sayıda ödülü var ve “Sadakat Savaşı: Çatışma Ortamında Hükümetler, Terörist Gruplar ve Taban Destekçileri” şeklinde Türkçe’ye çevrilebilecek İngilizce kitabı Michigan Üniversitesi tarafından yayınlanmış… Şimdilerde AB fonundan 2 milyon Euro destekle kısaltması “COUNSTER” olan proje üzerinde çalışıyor… Proje, hükümetlerin neden, nasıl ve ne zaman silahlı örgüt tabanınına yönelik stratejiler geliştirdiğini ve bu stratejilerin başarı ve başarısızlığını belirleyen faktörleri açıklamayı amaçlıyor.
Bu önemli çalışma sürerken Doç. Tokdemir’e terörün nedenleri, sonuçları ve çözümler üzerine sorularımızı yönelttik…
“ZAMANLA ÇALIŞMALARIM ÇATIŞMA SÜREÇLERİ, KAMUOYU VE SİLAHLI ÖRGÜTLERİN STRATEJİLERİ ÜZERİNE YOĞUNLAŞTI, ÖZELLİKLE DEVLETLER, SİLAHLI ÖRGÜTLER VE HALK ARASINDAKİ İLİŞKİYE ODAKLANDIM”
– Birçok ödül, çok sayıda uluslararası makale, prestijli kurumlarda önemli araştırma destekleri… Doçentliğe uzanan yolda öğrenci Efe Tokdemir’den bugüne nasıl gelindi? Yaptığınız işin idealist boyutunu da anlatmanız mümkün mü?
– Aslında benim hikâyem çocukluğundan beri akademisyen olmayı planlayan birinin hikâyesi değil. Küçük yaşlardan itibaren daha çok devlet, diplomasi ve dış politika alanlarına ilgi duyan biriydim. Galatasaray Lisesi’nin verdiği tarihsel birikim, entelektüel birikim ve diplomasi kültürüyle sosyal bilimlerin konusu alanlara ilgi duyarak büyüdüm. Hep devlet yönetiminde, dış ilişkilerde ya da uluslararası diplomasi alanında yer alma hayalim vardı. Akademisyenlik ise başlangıçta çok bilinçli seçtiğim bir yol değildi.
Babamın subay olması nedeniyle çocukluğum Türkiye’nin farklı bölgelerinde geçti. Özellikle 1990’larda Doğu Anadolu’da yaşadığım dönemler bana farkında olmadan çok güçlü gözlemler kazandırdı. O yıllarda güvenlik kaygılarının gündelik hayatın parçası olduğu bir ortamda büyüdüm. Çocukken yaşadığınız bazı şeylerin sizi yıllar sonra nasıl şekillendirdiğini pek anlamıyorsunuz ama dönüp baktığımda bugün çalıştığım konuların kökeninde o deneyimlerin olduğunu görüyorum.
Boğaziçi Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi eğitimi aldıktan sonra önümde çok net bir yol haritası yoktu. Başlangıçta uluslararası kuruluşlarda, düşünce kuruluşlarında ya da diplomasi çevrelerinde çalışmayı hayal ediyordum. Sonrasında doktora yapmaya karar verdim ve Amerika’da Binghamton Üniversitesi bir sonraki durağım ve kırılma noktası oldu. Ben akademisyenliğin başta daha çok kitap okuyan, odasında çalışan ve sonra öğrendiklerini aktaran bir meslek olduğunu düşünüyordum. Ancak doktoram sırasında bilakis daha çok da araştırmacı kimliğin öne çıktığını, ekipler halinde çalışma gerektirdiğini öğrendim ve bundan büyük keyif aldığımı fark ettim. Kafanızı kurcalayan konuları doğru formülüze ederek sorulara dönüştürmek, o soruların cevabını bulmak için veri toplamak, toplanan verilerle teorileri test etmek ve böylece teori-pratik bağlantısını ortaya koymak ve üretilen bilgide yepyeni sorular üretmek… Asıl heyecan verici kısmın bu olduğunu fark ettim. Bu yüzden öğrencilere de hep şunu söylüyorum: Bu meslekte önemli olan sadece okumayı sevmek değil, araştırmayı ve merak etmeyi de sevmek.
Zamanla çalışmalarım çatışma süreçleri, kamuoyu ve silahlı örgütlerin stratejileri üzerine yoğunlaştı. Özellikle devletler, silahlı örgütler ve halk arasındaki ilişkiye odaklandım. Şiddetin sadece askeri yöntemlerle değil, toplum desteğini kazanma çabaları üzerinden de şekillendiğini anlamaya çalıştım. Son dönemde aldığım araştırma destekleri ve yürüttüğüm projeler de bu alanlara yoğunlaşıyor.
Bugün dönüp baktığımda şunu görüyorum: Hayatım boyunca yaşadığım farklı deneyimler, çocukluğum, asker bir ailede büyümem, doğuda gördüğüm toplumsal atmosfer, aldığım eğitim ve akademide öğrendiğim araştırma disiplini birleşerek beni bugünkü noktaya getirdi. Yani bu tek bir anda verilmiş bir karar değil; bir yolculuktu.”
“DEVLETLERİN TOPLUMLA İLİŞKİLERİ GÜÇLENDİRMEK, SİLAHLI ÖRGÜTLERİN ETKİSİNİ AZALTMAK VE RADİKALLEŞMEYİ ÖNLEMEK AMACIYLA GELİŞTİRDİĞİ STRATEJİLERİ İNCELİYORUZ”
– AB destekli son araştırma konusunda bizi aydınlatmanız mümkün mü?
– Son araştırmam aslında çatışma süreçlerinin nasıl yönetildiği ve özellikle nasıl sona erdirilmeye çalışıldığı üzerine yoğunlaşıyor. Çalışmanın merkezinde devletler ile silahlı örgütler arasındaki mücadelede klasik güvenlik anlayışının ötesine geçen yöntemler var. Bu meseleyi teorik olarak düşündüğümüzde üç temel aktörlü bir yapı görüyoruz: Bir tarafta devletler ve onların güvenlik kurumları, diğer tarafta devletin otoritesine meydan okuyan silahlı örgütler, üçüncü tarafta ise toplum yani vatandaşlar bulunuyor. Asıl kritik alan da burada ortaya çıkıyor; çünkü hem devletler hem de silahlı örgütler vatandaşların desteğini kazanmak istiyor. Çatışmanın kaderini çoğu zaman sahadaki askeri güçten çok, toplumun hangi tarafa yöneldiği belirliyor.
Önceki çalışmalara baktığımızda devletlerin yalnızca askeri yöntemlerle silahlı örgütleri tamamen ortadan kaldırmasının oldukça zor olduğunu görüyoruz. Mevcut çalışmalar, yalnızca silahlı mücadeleyle başarıya ulaşan örneklerin oranının oldukça düşük olduğunu ortaya koyuyor. Bunun temel nedenlerinden biri de silahlı örgütlerin doğası. Ben özellikle “terör örgütü” gibi daha dar ve politik anlamlar taşıyan kavramlar yerine “silahlı örgüt” kavramını kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü pratikte terörizm, isyan hareketleri, ayrılıkçı yapılanmalar ve farklı silahlı gruplar birbirine geçebiliyor. Örgütlerin yalnızca fiziki varlıkları değil, onları besleyen ideolojik, sosyal ve siyasal ağları da bulunuyor. Bir örgüt yıllarca sessiz kalıp hiçbir görünür faaliyet göstermeyebilir ama birkaç yıl sonra çok ses getiren bir saldırıyla tekrar ortaya çıkabilir. Bu nedenle salt askeri yöntemler çoğu zaman kalıcı çözüm üretmiyor.
Devletlerin başvurduğu ikinci yöntem ise bu örgütlerle masa başına oturmak oluyor. Ancak bunun da ciddi siyasi ve toplumsal maliyetleri var. Özellikle demokratik sistemlerde devletin “silahlı gruplarla pazarlık yapan aktör” görüntüsü vermesi, milliyetçi veya daha sert güvenlik politikalarını savunan seçmenlerde tepki yaratabiliyor. Bunun yanında başka grupların da “silah kullanılırsa talepler kabul görüyor” düşüncesine yönelmesi gibi bir risk ortaya çıkıyor. Devletler bu nedenle doğrudan müzakere yöntemine de çoğu zaman temkinli yaklaşıyor.
Benim araştırmamın merkezinde ise üçüncü yol olarak tanımlayabileceğimiz başka bir yöntem yer alıyor. Bu yöntem aslında devletlerin uzun zamandır kullandığı ama akademik literatürde yeterince sistematik incelenmeyen bir alan. Bu yaklaşımda devletler doğrudan örgütle mücadeleye değil, örgütlerin destek kazanmak istediği toplumsal kesimlere yöneliyor. Burada amaç, örgüt ile toplum arasındaki bağı zayıflatmak ya da tamamen koparmak. Çünkü silahlı örgütler yalnızca silahla var olan yapılar değil; aynı zamanda her organizasyon gibi insan kaynağına, ekonomik desteğe ve siyasi meşruiyete ihtiyaç duyan yapılar. Bir şirket nasıl insan gücü, sermaye ve müşteri arıyorsa, silahlı örgütler de benzer şekilde katılımcı, silah, muhimmat ve siyasi detek arıyor. Devlet bu bağı kesebildiğinde örgütün hareket alanı ciddi biçimde daralıyor.
Araştırma tam da bu noktaya odaklanıyor. Devletlerin toplumla ilişkileri güçlendirmek, silahlı örgütlerin etkisini azaltmak ve radikalleşmeyi önlemek amacıyla geliştirdiği stratejileri inceliyoruz. Türkiye’de geçmişte “açılım politikaları” olarak tartışılan bazı süreçler de aslında bu çerçevede değerlendirilebilir. Ancak araştırmam yalnızca Türkiye değil, son 50 yılda dünyadaki çok sayıda çatışma örneğini inceliyor. Farklı ülkelerde devletlerin hangi yöntemleri kullandığını, hangi politikaların işe yaradığını, hangilerinin başarısız olduğunu ve ters etki yarattığını anlamaya çalışıyoruz.
Bunun için kapsamlı bir veri tabanı oluşturuyoruz. Dünyadaki çatışmalar, uygulanan politikalar, bu politikaların toplumsal etkileri ve sonuçları sistematik biçimde tespit edilip kodlanıyor. Devletlerin kullandığı yöntemlerin hangi özelliklerinin toplum üzerindeki etkisini artırdığı, hangi stratejilerin insanları devlete yaklaştırdığı ya da tam tersine radikalleşmeyi tetiklediği analiz ediliyor. Özellikle bireylerin neden bazı durumlarda devlete, bazı durumlarda ise silahlı örgütlere yöneldiğini anlamaya çalışıyoruz. Böylece araştırma bulguları radikalleşme, isyan ve terörle mücadele konusunda politika yapıcılara somut öneriler sunabilir. Çünkü bugün mesele yalnızca askeri güvenlik değil; toplumsal uyum, demokratik istikrar ve sosyal bütünlük meselesi haline gelmiş durumda.
“ARAŞTIRMALAR BİZE DIŞ DESTEĞİN, TOPLUMSAL BİR ŞİKÂYET YA DA MAĞDURİYET ÜZERİNDEN DOĞAN HAREKETLERİN ÖRGÜTLENMESİNE CİDDİ KATKI SAĞLAYABİLDİĞİNİ GÖSTERİYOR”
– Terörist hareketler, ülkelerin siyasi gidişatının doğal akışında mı var olur yoksa her terör hareketini bir dış destekle ilişkilendirmek mi gerekir?
– Aslında bu konuda hâlâ net bir cevaba ulaşabilmiş değiliz. Elimizde, “şu şartlar varsa terör örgütü ortaya çıkar, şu şartlar yoksa çıkmaz” diyebileceğimiz deterministik bir denklem yok. Ancak çatışmaları doğuran, alevlendiren ve uzatan bazı temel faktörlerden söz etmek mümkün.
Ben bu faktörleri birkaç başlık altında değerlendiriyorum. Öncelikle ülkenin siyasi ve toplumsal bağlamı çok önemli. Özellikle kimlik meselesi belirleyici oluyor. Türkiye özelinde baktığımızda Kürt kimliği, bu kimliğin tarihsel arka planı ve farklı yönetim dönemlerinde yaşadığı deneyimler mevcut çatışma dinamiklerini anlamada önemli bir yere sahip. Bunun yanında toplumsal kutuplaşmanın derecesi de etkili. Kimliklerin ne kadar ayrıştığı ya da ortaklaştığı önemli. Örneğin Türkiye’de Türk-Kürt ayrışmasına ek olarak güçlü bir dini ayrışma da olsaydı, çatışma dinamikleri çok daha sert bir hale gelebilirdi. Ortak kimlik unsurları bazen çatışmanın derinleşmesini sınırlayan bir rol oynayabiliyor.
Bunun yanında coğrafya da kritik. Bir grubun belli bölgelerde yoğun yaşaması organize olmayı kolaylaştıran bir faktör, ya da devlet otoritesinin erişiminin sınırlı olduğu çetin coğrafyalar, örgütlerin hareket alanını genişletebiliyor.
Devlet kapasitesi de çok önemli bir unsur. Sağlık, eğitim, güvenlik ve adalet gibi temel hizmetlerin vatandaşlara ne ölçüde ulaştırılabildiği belirleyici oluyor. Çünkü çatışmaları, devlet ile devlet dışı silahlı aktörler arasındaki bir mücadele alanı olarak okuyabiliriz. Devletin eksik kaldığı alanlarda silahlı örgütler topluma temas kurup destek bulabiliyor.
Bir diğer önemli boyut ise örgütlerin yapısı ve liderlik meselesi. Karizmatik liderlerin varlığı, örgütlerin hücresel ya da hiyerarşik yapılanmaları, örgüt içindeki yönetim biçimleri gibi unsurlar da çatışmanın büyüyüp büyümeyeceğini etkiliyor.
Dış destek konusuna gelirsek, burada oldukça geniş bir literatür var. Araştırmalar bize dış desteğin, toplumsal bir şikâyet ya da mağduriyet üzerinden doğan hareketlerin örgütlenmesine ciddi katkı sağlayabildiğini gösteriyor. Çünkü bir örgütün ortaya çıkması; finansman bulmayı, silah edinmeyi, iletişim ağları kurmayı ve devletin güvenlik mekanizmalarını aşmayı gerektiriyor. Dış destek bu anlamda önemli bir organizasyonel güç sağlayabiliyor.
Ama benim çalışmalarımda gördüğüm şey şu: Dış destek örgütleri belli bir noktaya taşımakta etkili olsa da uzun vadede silahlı örgütler için de bir sorun. Çünkü dış kaynağa dayanan örgütler zamanla halk desteğine daha az ihtiyaç duyuyor. Bu da tabanla bağlarının zayıflamasına neden oluyor. Sonuçta toplumsal meşruiyet üretmekte zorlanabiliyorlar.
“MESELE SADECE EKONOMİK KOŞULLAR DEĞİL; EKONOMİK, SİYASİ, TOPLUMSAL VE TARİHSEL FAKTÖRLERİN BİR ARAYA GELME BİÇİMİYLE İLGİLİ”
– Bir ülkede terörün var olmasında o ülkenin sosyoekonomik dinamikleri ne kadar önem taşır?
– Bunun aslında çok kolay ve tek boyutlu bir cevabı yok. Elimizde “bir ülke fakirse mutlaka terör vardır” ya da “etnik ayrışma varsa kesin terör ortaya çıkar” gibi net ve tek faktörlü açıklamalar bulunmuyor. Gerçeklik çok daha karmaşık. Ancak şunu söyleyebiliriz: Birçok farklı unsur bir araya geldiğinde terörün ortaya çıkma riskini artırabiliyor.
Ben bunu birkaç düzeyde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle ülke düzeyindeki faktörler çok önemli. Bir ülkenin sosyoekonomik koşulları, devlet kapasitesi, yönetim biçimi, ne kadar demokratik olduğu, insan hakları ve özgürlükler konusunda ne ölçüde kapsayıcı davrandığı gibi unsurlar çatışma riskini doğrudan etkiliyor. Devletin vatandaşına hizmet götürme kapasitesi zayıfsa, ekonomik eşitsizlikler derinse ve siyasal sistem kendini ifade etme kanallarını yeterince açmıyorsa, bu durum toplumsal huzursuzlukları artırabiliyor.
Bunun yanında toplumun kendi yapısal özellikleri de belirleyici. Örneğin etnik, mezhepsel ya da dini kimlikler üzerinden belirgin bir gruplaşma olup olmadığı önemli. Bu ayrışmaların coğrafyaya nasıl yayıldığı da kritik. Yani farklı gruplar aynı mahallelerde iç içe mi yaşıyor, yoksa belirli bölgelerde yoğunlaşmış mı bulunuyor? Bu durum örgütlenme kapasitesini ve toplumsal mobilizasyonu doğrudan etkileyebiliyor. Tarihsel travmaların varlığı, kimliklerin gündelik hayatta ne kadar görünür olduğu ve insanların kendilerini bu kimlikler üzerinden ne kadar tanımladığı da çatışma dinamiklerini güçlendirebiliyor.
Bir diğer önemli nokta ise organizasyon kapasitesi. Toplumsal ayrışmalar bazen örgütlenmeyi kolaylaştırabiliyor. Örneğin farklı bir dil konuşan, ortak kimlik etrafında birleşmiş gruplar kendi iç iletişimlerini daha rahat kurabiliyor ve kolektif hareket etme kapasitesi geliştirebiliyor. Ancak burada önemli olan şey, bu ayrışmanın nasıl bir eylemselliğe dönüştüğü. Başlangıçta bu süreç şiddet içermeyen siyasi aktivizm şeklinde ortaya çıkabilir; protestolar, grevler veya kitlesel hareketler biçiminde gelişebilir. Fakat devletin buna verdiği tepki, baskının derecesi ve siyasal alanın ne kadar açık olduğu, bu hareketlerin zamanla şiddete yönelip yönelmeyeceğini belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.
Bu nedenle sosyoekonomik dinamikler elbette çok önemli. Ekonomik imkânların sınırlı olduğu, eşitsizliklerin derin olduğu toplumlarda siyasi aktivizmin daha sert biçimlere evrilmesi ve belli koşullar oluştuğunda silahlı hareketlerin ortaya çıkması daha mümkün hale gelebiliyor. Ancak bu durum sadece yoksul ya da zayıf ülkelerle sınırlı değil. Çok gelişmiş ve ekonomik olarak güçlü ülkelerde de terör hareketleri görülebiliyor. Dolayısıyla mesele sadece ekonomik koşullar değil; ekonomik, siyasi, toplumsal ve tarihsel faktörlerin bir araya gelme biçimiyle ilgili.
“İNSANLAR MUTLAK OLARAK KÖTÜ ŞARTLARDA OLMASA BİLE, BAŞKA GRUPLARLA KIYASLANDIĞINDA KENDİLERİNİ GERİDE BIRAKILMIŞ HİSSEDERSE BU DURUM RADİKALLEŞMEYİ VE ŞİDDET EĞİLİMLERİNİ BESLEYEBİLİYOR”
– Dünya üzerinde terör hareketlerinin azalması ya da yok olması refah düzeyinin adil paylaşımı ile mümkün olabilir mi?
– Aslında sosyal bilimlerin doğası gereği, tek bir faktörün değişmesiyle terörün ya da silahlı örgütlenmelerin tamamen ortadan kalkacağını söylemek mümkün değil. Çünkü terörizmin ortaya çıkmasında devlet, toplum, grup ve hatta lider seviyesine kadar uzanan çok katmanlı nedenler rol oynuyor. Bu nedenle yalnızca refah düzeyinin adil paylaşılmasıyla silahlı aktivizmin sona ermesini beklemek gerçekçi olmaz.
Burada önemli olan noktalardan biri de kimlik meselesi. İnsanların hangi kimlikleri benimsediği, bu kimliklerin birbirleriyle ne kadar çatıştığı ve bireylerin kendilerini dışlanmış ya da eksik bırakılmış hissetmesi önemli bir etken yaratıyor. Özellikle “göreli yoksunluk” dediğimiz durum belirleyici olabiliyor. Yani insanlar mutlak olarak kötü şartlarda olmasa bile, başka gruplarla kıyaslandığında kendilerini geride bırakılmış hissederse bu durum radikalleşmeyi ve şiddet eğilimlerini besleyebiliyor.
Dolayısıyla terör hareketlerinin azalması için ekonomik refahın daha adil paylaşılması önemli bir unsur olsa da, tek başına yeterli bir çözüm değil. Kimlik çatışmaları, aidiyet sorunları, dışlanmışlık hissi ve siyasal-toplumsal dinamikler de en az ekonomi kadar belirleyici rol oynuyor.
“SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN DAĞILMASINDAN SONRA ESKİ SOVYET COĞRAFYASINDAN YAYILAN KONTROLSÜZ SİLAH TİCARETİ, BİRÇOK SİLAHLI ÖRGÜTÜN GÜÇ KAZANMASINA KATKI SAĞLADI”
– Dünya silah sanayinin egemenliğinin güçlü olması için terörist gruplar da bir etken mi?
– Bildiğimiz anlamda yasal silah sanayi ile terör örgütleri arasında doğrudan ve sistematik bir ilişki olduğunu söylemek zor. Ancak terör örgütlerinin silah ve mühimmat bulabilmesini sağlayan bazı yapısal faktörler var. Bunların başında dış destek ve güç boşluğu geliyor. Bir devletin doğrudan ya da dolaylı desteği, örgütlerin silahlanmasını kolaylaştırabiliyor. Bunun yanında otorite boşluğu oluşan bölgelerde terk edilen ya da kontrolsüz kalan silah depoları da örgütlerin önemli kaynaklarından biri haline geliyor. Afganistan’da Taliban’ın, Irak’ta ise IŞİD’in terk edilen askeri mühimmatları kullanması buna örnek gösterilebilir.
Bir diğer önemli unsur ise küresel silah kaçakçılığı. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra eski Sovyet coğrafyasından yayılan kontrolsüz silah ticareti, birçok silahlı örgütün güç kazanmasına katkı sağladı. Burada mesele çoğu zaman doğrudan devlet politikalarından ziyade otorite kaybı, kaçakçılık ağları ve üçüncü tarafların silahları yeniden dağıtmasıyla ilgili.
Ancak buradan hareketle “silah sanayi terör örgütlerini özellikle besliyor” sonucuna varmak da çok doğru olmayabilir. Çünkü birçok terör örgütü düzenli ordu mantığıyla hareket etmiyor; düşük maliyetli, sansasyonel ve sivilleri hedef alan saldırılarla korku yaratmayı amaçlıyor. Basit patlayıcılarla bile büyük psikolojik etki oluşturabiliyorlar. Bu nedenle terör örgütlerinin, milyarlarca dolarlık küresel silah sanayisinin doğrudan merkezinde yer aldığını söylemek biraz iddialı kalabilir.
“EĞER SİZ İNSANLARIN TALEPLERİNİ MEŞRU YOLLARLA İFADE EDEBİLECEĞİ SİYASİ ALANLAR AÇABİLİRSENİZ, SİLAHLI MÜCADELEYE VERİLEN DESTEK DE AZALIYOR”
– Terörle mücadelede başarıya ulaşan örneklerin ortak noktaları ya da temel unsurları neler?
– Bir akademisyen olarak aslında buna kısmen cevap verebileceğimi düşünüyorum. Hatta yürüttüğüm proje de tam olarak farklı terörle mücadele stratejilerini karşılaştırmalı biçimde inceleyerek bu soruya daha net cevaplar bulmayı amaçlıyor. Ama mevcut literatürden ve bugüne kadar gördüğümüz örneklerden hareketle bazı temel noktaları söylemek mümkün.
Öncelikle şunu görüyoruz: Terör örgütlerini sadece silahlı mücadeleyle tamamen mağlup ettiği örnekler oldukça sınırlı. Başarılı mücadele örnekleri ise yalnızca askeri yöntemlere dayanmıyor. Aynı zamanda örgütün kaynaklarını kurutmaya, toplumsal desteğini azaltmaya ve sonucunda silah bırakmasını sağlamaya odaklanıyor.
Bazı durumlarda örgüt çok büyümeden askeri yöntemlerle bastırılabiliyor ama bu daha istisnai bir durum. Eğer örgüt güçlenmişse ve silahlı mücadeleyle sonuç alınamıyorsa, müzakere süreçleri ya da örgütün siyasete entegre edilmesi gibi yöntemler devreye girebiliyor. Burada temel mesele, örgütün silahlı mücadeleyi bırakmasını sağlayacak alanlar oluşturabilmek.
Bence en kritik noktalardan biri de örgüt ile toplumsal tabanı arasındaki bağı kesebilmek. Çünkü terör örgütlerinin en büyük gücü aslında o destek alanı. Eğer siz insanların taleplerini meşru yollarla ifade edebileceği siyasi alanlar açabilirseniz, silahlı mücadeleye verilen destek de azalıyor. Çünkü insanlar başka yollar varken doğal olarak şiddetin maliyetini üstlenmek istemiyor.
Bu nedenle demokratik ülkelerin, ifade özgürlüğünü koruyan ve siyasal katılım imkanları sunan sistemlerin terörle mücadelede daha başarılı olduğunu görüyoruz. Demokrasi burada bir anlamda “düdüklü tencere” işlevi görüyor. Toplumdaki basınç kontrollü şekilde dışarı çıkabiliyor; insanlar protesto edebiliyor, taleplerini dile getirebiliyor, siyasette temsil edilebiliyor. Bu da şiddete yönelimi azaltıyor.
Otoriter rejimlerde ise tam tersine talepler baskılandığı için o toplumsal basınç birikiyor ve bir noktada çok daha sert kırılmalar ortaya çıkabiliyor. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak lazım: Yerleşmiş bir demokrasi ile demokratikleşme süreci aynı şey değil. Akademik çalışmalar geçiş dönemlerinin daha riskli olabileceğini gösteriyor. Çünkü bu dönemlerde farklı gruplar güç kazanmak ve taleplerini maksimize etmek için daha agresif davranabiliyor.
Ama geçiş tamamlandıktan sonra, insanların kendilerini ifade edebildiği ve siyasal kanalların açık olduğu sistemlerin terörle mücadelede çok daha başarılı olduğunu görüyoruz. Başarılı örneklerin ortak noktası da sadece askeri güç değil; aynı zamanda örgütlerin beslendiği toplumsal zemini daraltabilmek ve insanlara meşru siyasi yollar sunabilmek.
Doç. Dr. Efe TOKDEMİR’i tanıyalım
2007 yılında Galatasaray Lisesi’ni, 2012’de Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans eğitimini tamamlayan Doç. Dr. Tokdemir 2017’de Siyaset Bilimi alanı – Uluslararası İlişkiler ve Karşılaştırmalı Siyaset alt dallarında doktora derecesini aldı. 2018 yılından itibaren Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olan Doç.Dr. Tokdemir 2017-2018’de International Studies Association Bursiyeri olarak Ohio StateUniversity Mershon Center for International Security Studies’de doktora sonrası araştırmacı, 2024-2025’te University of Chicago’da ziyaretçi araştırmacı olarak bulundu.
Doç. Dr. Efe Tokdemir’in mevcut çalışmaları çatışma süreçleri, dış politika ve kamuoyu, yumuşak güç ve kamu diplomasisi, iç siyaset ve uluslararası güvenlik ilişkisi konuları üzerinedir. Tokdemir 2019 yılında Bilim Akademisi tarafından verilen Genç Bilim İnsanı (BAGEP), 2020 yılında TÜBA tarafından verilen GEBİP, 2021 yılında Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma, 2023 yılında TÜBİTAK Teşvik ödülü ve 2024 yılında Uluslararası İlişkiler Konseyi Genç Bilim İnsanı ödüllerine layık görüldü. Çalışmaları TÜBİTAK Ulusal Genç Lider Araştırmacılar Programı (2022-2025) ve Avrupa Araştırma Konseyi Güçlendirme Fonu (ERC Consolidator Grant, 2026-2031) tarafından desteklenen Tokdemir’in makaleleri Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi alanlarının prestijli dergilerinde yayınlandı. Doç. Dr. Tokdemir’in devletlerin ve silahlı örgütlerin şiddet içermeyen stratejiler üzerinden mücadelesine odaklanan kitabı “Battle for Allegiance Governments, TerroristGroups, and Constituencies in Conflict” (Sadakat Savaşı: Çatışma Ortamında Hükümetler, Terörist Gruplar ve Taban Destekçileri) 2020’de University of Michigan Press tarafından basıldı. Doç. Dr. Tokdemir aynı zamanda İhsan Doğramacı Barış Vakfı Dış Politika ve Barış Çalışmaları Merkezi Araştırma Direktörlüğü görevini de yürütmektedir.






Kaynak = https://www.finansingundemi.com/haber/doc-dr-efe-tokdemirden-terorun-perde-arkasina-dair-carpici-analiz/1895273







