Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 3. Dünya İslam Ekonomi Zirvesi’nde yaptığı konuşmada en dikkat çekici bölüm belki de ekonomik mesajların kendisi değil, uzun bir aradan sonra merhum Necmettin Erbakan’a yaptığı doğrudan atıftı.
Erdoğan, konuşmasında Erbakan’ın “1 liralık bereketli kazanç, 2 liralık kazançtan üstündür” anlayışını hatırlattı ve ardından şu ifadeyi kullandı:
“Yalnızca kâr maksimizasyonu ve tüketim hırsının dikkate alınıp toplumsal refah ve adaletin dışlandığı bir ortamda bereket kendisine yer bulamaz.”
Bu sözler ilk bakışta İslam ekonomisine ilişkin teorik bir değerlendirme gibi görülebilir. Ancak Türkiye siyasetini yakından takip edenler açısından asıl dikkat çekici nokta, Erdoğan’ın yıllar sonra yeniden Erbakan’ın ekonomik yaklaşımına vurgu yapmasıdır.
Çünkü AKP’nin kuruluşundan sonra Erdoğan ile Erbakan’ın yolları sadece siyasi olarak değil, ekonomi anlayışı bakımından da ayrışmıştı. Milli Görüş geleneği; adil paylaşım, üretim ekonomisi, ahlaki kalkınma ve sosyal denge kavramlarını öne çıkarırken, Türkiye son çeyrek yüzyılda daha çok büyüme, yatırım, ihracat, küresel entegrasyon ve büyük ölçekli projeler üzerinden şekillenen bir ekonomik model izledi.
Bu nedenle Erdoğan’ın şimdi yeniden “bereket” kavramını gündeme taşıması sıradan bir tercih olarak değerlendirilemez.
Peki bu vurgu ne anlama geliyor?
Türkiye son 20 yılı aşkın sürede büyük ekonomik dönüşümler yaşadı. Yeni havaalanları, köprüler, otoyollar, şehir hastaneleri ve dev altyapı projeleri hayata geçirildi. Türkiye’nin ekonomik ölçeği büyürken iş dünyasında da yeni aktörler ortaya çıktı. Bir dönem Türkiye ekonomisinde ağırlığı hissedilen geleneksel sermaye gruplarının yanına yeni şirketler, yeni yatırımcılar ve yeni ekonomik güç merkezleri eklendi.
Kuşkusuz şirketlerin büyümesi, yatırım yapması ve kâr elde etmesi başlı başına eleştirilecek bir durum değildir. Aksine, gelişmekte olan her ülke güçlü şirketler, üretim kapasitesi ve yatırımcılar ister.
Ancak Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında yeniden hatırlattığı “bereket” kavramı, ekonomik başarıyı yalnızca büyüme rakamlarıyla ölçmenin yeterli olup olmadığı sorusunu da beraberinde getiriyor.
Çünkü bereket ile kâr aynı şey değildir.
Kâr, bir işletmenin bilançosunda görülebilir. Bereket ise ortaya çıkan ekonomik değerin topluma ne ölçüde yayıldığıyla ilgilidir. Çalışanın refahı, emeklinin yaşam standardı, gençlerin gelecek umudu, gelir dağılımındaki denge ve fırsat eşitliği de bu değerlendirmenin ayrılmaz parçalarıdır.
Tam da bu nedenle Erdoğan’ın “yalnızca kâr düşüncesi bereket getirmez” mealindeki sözü, son çeyrek yüzyılda ortaya çıkan ekonomik tabloya ilişkin daha geniş bir tartışmanın kapısını aralıyor.
Türkiye büyüdü mü? Evet.
Yeni sermaye grupları ve yeni ekonomik aktörler ortaya çıktı mı? Evet.
Ancak bugün milyonlarca vatandaşın gündemini belirleyen hayat pahalılığı, gelir dağılımı, satın alma gücü ve refah paylaşımı tartışmaları da aynı derecede gerçekliğini koruyor.
Bu noktada Erdoğan’ın yıllar sonra yeniden Erbakan’a dönmesi ayrıca dikkat çekici.
Çünkü Erbakan’ın ekonomi anlayışında büyümenin kendisinden çok, büyümenin toplumun tamamına nasıl yansıdığı sorusu merkezi bir yer tutuyordu. “Adil düzen” tartışmalarının temelinde de bu yaklaşım vardı.
Bugün Cumhurbaşkanı’nın kullandığı “bereket” kavramı da ister istemez aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor:
Ekonomik büyüklük tek başına yeterli midir, yoksa ortaya çıkan zenginliğin toplumun farklı kesimlerine nasıl dağıldığı da en az onun kadar önemli midir?
Belki de Erdoğan’ın Erbakan’a yaptığı atfın asıl önemi burada yatıyor.
Yıllar sonra yeniden hatırlatılan “bereket” kavramı, Türkiye’nin ekonomik büyüklüğünden çok ekonomik adaletini tartışmaya açıyor.
Çünkü mesele yalnızca ne kadar kazandığımız değil, ortaya çıkan refahın toplumun tamamına ne ölçüde yansıdığıdır.
Kaynak = https://www.finansingundemi.com/redirect/1897188
